Buradasın =>Babam ve Oğlum

Babam ve Oğlum


Ortalama: 5 (4 oy)
2005

Soundtrack :

Yönetmen: Çağan Irmak

Senaryo: Çağan Irmak

Oyuncular: Fikret Kuşkan (Sadık), Çetin Tekindor (Hüseyin), Hümeyra (Nuran), Şerif Sezer (Gülbeyaz Teyze), Yetkin Dikinciler (Salim)

Konu: Deniz, babası Sadık’la birlikte, hayatında hiç görmediği dedesi Hüseyin Efendi’nin Ege’deki çiftliğine doğru bir yolculuğa çıkar. Ancak bu basit bir ziyaret değildir; eşini 80 darbesi sonrasında kaybeden Sadık, oğlunu babaevine bırakma niyetindedir. Hüseyin Efendi, okumak için İstanbul’a yolladığı oğlunun 80 öncesinde politik olaylara karışması nedeniyle, onu evlâtlıktan reddetmiştir. Hayat planları oğluna bakmasına imkân vermeyen Sadık, Deniz’i güvenilir ellere emanet etmek için, babasıyla arasındaki mesafeyi bir kenara koyar. Tüm bu gerilimin arasında, bu güzel Ege çiftliğinde, aile saaddetinin hakim olduğu, yepyeni bir hayat başlar.

Etiketler
pukay kullanıcısının resmi

Elbette tüm oyuncuların teşekkürü hakettiğini söylemeliyim,

ama Fikret kuşkan'ın o melonkolik bakışları ve insanın içini cız eden sesine kocaman

bir teşekkür etmek istiyorum.Defalarca izlediğim bu film gelmiş geçmiş

en iyi Türk filmlerinden birisi olmayı kesinlikle hakediyor.

"yüreğim yangın yeri baba" gibi cümleler bence benim gibi bir çok insanın

zihninde uzun yıllar yer edecek.

Teşekkürler Fikret Kuşkan teşekkürler.

kpax kullanıcısının resmi

“Babam ve Oğlum” filminde ‘Sadık’ rolünü canlandıran Fikret Kuşkan, filmi ilk izlediğinde ağladığını söyledi: İzlerken ağladım. Hatta eşim ‘Sen niye ağlıyorsun’ diye sordu, ‘Ben Sadık’a ağlıyorum’ dedim. Bu film sayesinde büyük bir kitleye ulaştım. Hâlâ bana sokakta Sadık diyenler var” dedi.

Kaynak: Hürriyet

Fikret Kuşkan Fan Club

bülent demir kullanıcısının resmi

daha iyisi yapılana kadar en iyi türk filmi
HATASIZ MUKEMMEL

sahra kullanıcısının resmi

süper film,babasının kızları olarak kıskanıyoruz yani..biride çıkıp, babam ve kızım gibi bişey yapsın...:)
aile bağlarını sorgulaması,hayatın aslında okadar büyütelecek bişey olmadığını,küslüklerin-kinlerin ne saçma olduğunu bu filmle bi kez daha anladım.bu yüzden biliyorumki,hiç bi zaman bukadar genç olamayacağım,hiçzaman bu zamanım bana verilmeyecek..

kırmızıkaranlık kullanıcısının resmi

-Filmde baba-oğul meselesi anlatılıyor, peki sizin babanızla aranız nasıldı?
Ben çok yaşayamadım babamla. Daha doğrusu pek tanıyamadım. Daha doğrusu ailem ve sülalem hep bana anlatmak zorunda kaldı. Ben 12 yaş civarında kaybettim babamı ama çok daha önce kaybettim aslında. On yıl öncesinden felç oldu. Yani yaklaşık 10 yıla yakın bir zaman felçli yattı gözümün önünde. Ben dört-beş yaşlarındayken ciddi bir felç geçirip üç defa komaya girip üçünden çıkıp en sonuncusundan sonra gitti.
-Bir travma yarattı mı bu sizde?
Evet, şimdi Freud var, o var, bu var. Freud canlı olarak beni ele geçirebilseydi başka olurdu, başka türlü külliyat filan çıkabilirdi. Kobay olarak kullanabilirdi beni. Fakat hakikaten çocukluğumuzla ilgili bir sürü şeyde, hele 80 öncesinden bir dolu ağır travmalar yaşadık. Ama çok mis gibi bir çocukluktu, inanılmaz güzeldi.
-Anne nasıldı peki?
Anne dominant bir kadın ister istemez. Delifişek, ele avuca sığmayan, hiperaktif, yerinde duramayan bir çocuğa sahip. Dört kız bir oğlan, gözbebeği, ne yapsın, bütün gün arkasında. Ben İstinye sahilinde dalıp çıkarken o da arkamda elinde sopası dolaşıp dururdu. Ne yapsın? "Kömürlükte yat yarın" durumları filan oluyordu yani. Bilirsin o dönemlerde kömürlükler evin dışında olurdu yani. Babamı bu anlamda sahiden yaşayamadım. Sadece eniştem benim baba yarım oldu. En büyük eniştem, tarihçidir kendisi. O bir yaşındayken almış kucağına beni, en büyük ablamla evlenmiş. Ve babamdan çok onun göbeğinde oynadım ben. Babam oradaydı ama sanki dedem gibiydi, sonra babam oldu, sonra isyanlar başladı, sonra dürtmeler başladı, sonra 'Kalkmalısın artık'lar başladı.
-Kızıyor muydunuz ona hasta diye?
Kalkmalıydı, ayağa kalkmalıydı. Çok büyük bir öfke vardı. Her şeye rağmen benim babam o, kalkıp yürümeliydi. Sürüne sürüne yürümeliydi ve kalkıp beni alıp bir yerlere götürmeli, babaların çocuklarını gezdirdikleri gibi gezdirmeliydi. Sahile götürmeliydi. En azından sahile balığa gitseydik. Bu tip travmalar. Mesela mahallede 40 tane adam varsa, bütün çocukların babası benim ayrıca babamdı. İşim de zordu. Hepsi babamın kankası, onu tanıyorlar, Aşçı Arif, yani babam sakatlanınca, kötürüm duruma gelince, 'Şimdi Arif'in oğluna göz kulak olun, yetişiyor, dikkat edin' diye. Kendi oğluyla ilgilenmez, benle böyle. 'Okumadı' çat, 'Ne dolaşıyorsun' çat, 'Okula mı gitmedin' çat. Kıpırdamama olanak yoktu. Etrafım 40 adamla kuşatılmıştı. Yemin ederim.
-Sonra toparladınız mı?
Babamla 25 yaşıma kadar çok ağır sürtüşmeler yaşadım yani ölümünden sonra da. Sonra babamla oturup, gidip mezarlığına böyle bir gece ağlayıp zırlayıp içimi döküp ve hani hem onu rahat bırakmalıydım, toprağında huzur içinde olsun, hem de kendimi artık bu konuda rahatlatıp 'Ne yapalım bu da böyle gitti' dedim. Öyle yapmak zorundaydım. Onunla çok kavga ettim ve bilerek bırakmadım rüyalarımda filan. İçimde, beynimde kavga ettim. Yani felç nedir ki? Bazen hatta kendi kendime yüksek sesle öyle pabuç kadar dilimle konuştum ki. Hatta şimdi bile zaman zaman konuşuyorum. Allah göstermesin, bir gün babam gibi olursam. Ve bir gün benim de, Allah göstermesin' beş yaşında bir oğlum olursa ne yaparım? Şunu söyledim, hangi tarafım işlemiyor, hangi tarafım çalışmıyor, orayı keserim, atarım ve yürürüm. Emekleyerek de olsa, sandalyeye de binebilsem, sadece sandalyeye binip tamam mı? Yani babamın kabul edemediğim tarafı bunu, bu hastalığı sineye çekmiş olması.
-Belki size öyle geliyordur?
Belki. Yani birkaç kez intihara teşebbüsler. Kendini, o durumun pespayeliğinden mi artık kendini bir yok etme arzusu. Her gün biraz daha gözümüzün önünde ölme noktası beni çok kahrediyordu. 'Kalk lan yani at yerlere kendini, sürün'. Onun koğuşunda ondan başka yatan üç hasta da kalkıyor, tırmalıyor, annem onlara yardım ediyor. Ama babam ne masaj kabul ediyor, hiçbir şeyi kabul etmedi, tedavileri de. Babam garip, tuhaf bir şekilde sanki çok büyük bir suçluymuş gibi kabul etti o durumu. İçten içe ve ben bunu anlamadım. Bunu çözeceğim bir gün, nedenlerini de bulacağım mutlaka. Daha detaylara girmedim açıkçası. Dünyanın en tatlı, en bonkör, yemez yediren bir aşçı ve arkadaşlarının cebine harçlık koyan bir insan. Çok güzel bir adammış yani.
Giderek babanıza benzediğinizi fark ediyor musunuz, var mı öyle bir şey?
Bundan iki sene önceye kadar yani 38 yaşımdayken annem evde bana şöyle bir baktı ve 'Bu yaşa kadar bana benziyordun, galiba babana benzeyeceksin, dönüyorsun' dedi. Yani şekil olarak, tavır olarak, insan olarak ve fotoğraf olarak da benzemeye başlıyorsun. Gerçekten de ben bugün 40 yaşında, artık suratım giderek, bir oturma oluyor ya, artık babanın fotoğrafına kayma zamanı oluyor demek ki. Hem de bakış, duruş, benzerlik, hatta tipte bile garip bir değişim oluyor. Bonkörlüğü de benziyor. Bir dikili ağacım yok, bu yüzden. Onu hiç sorma. O kafadan zaten var. Annem 'Yandım' dedi zaten.
-Yine de oyunculuk bir tür tedavi oldu mu?
Tedavi etti. Ama öbür türlü istediğim şeyi de, ne demek yani Sibirya'da 12 tane kaplanın peşinden koşup aşılarını yapan, saç sakal uzamış öyle takılan bir adam olarak hayatımı sürdürseydim çok daha mutlu bir adam olurdum. Çünkü dünyaya çok açık bir adam değil tam tersi çok kapalı bir çocuktum ve hâlâ da böyle bir portrem var. Çok önce bir meslek seçmişim ben. Kendi kabuğumu, kendi içimdeki auramı atamadım. Millet beni ortalıkta görmesin diye her yerden kaçtım. Hep gerilla gibi yaşadım.

Yeni yorum gönder

Herhangi bir geri bildirim için mail adresinizi yazmanız yararınıza olacaktır.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img><strike>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Yardım

Güvenlik
Bu basit soru kötü niyetli botları engellemek içindir. Lütfen cevaplayarak insan olduğunuzu kanıtlayınız.
Image CAPTCHA
Enter the characters (without spaces) shown in the image.